Yıllarca peşinden gidilmiş tek bir gökyüzü imgesi… Pikseller arasında beliren bir bulut, düş ile gerçek arasındaki eşiği görünür kılıyor. Kişisel hafızadan doğan, kolektif bir duygu alanına açılan bu üretim pratiğinde görüntü eksildikçe anlam genişliyor. Merve Şendil ile tam da bu eşikte buluşuyoruz: Mitlerin yankısı, çocukluktan kalan izler ve dijital çağın kırılgan yüzeyi arasında kurduğu geçiş alanlarını; yavaşlık, sabır ve ortak bir “şimdi” fikri üzerinden konuşmaya başlıyoruz.
Düşler, mitler ve gerçeklik arasında kurduğunuz geçiş alanları, üretim pratiğinizin temelini oluşturuyor. Bu üç alan sizin için nasıl iç içe geçiyor?
Düşler, mitler ve gerçeklik benim için ayrı alanlar değil; üretimimde birbirine karışan katmanlar. Son dönem işlerimde; özellikle bulut imgesi üzerinden bu üç alanın sınırlarını bilinçli olarak belirsizleştiriyorum. Bulut hem somut bir doğa olgusu hem de mitolojik ve şiirsel bir taşıyıcı; gökyüzüne ait ama yere gölge düşüren; elle tutulamaz ama fiziksel olarak orada olan bir varlık. Bu ikilik, düş ile gerçek arasındaki eşiği görünür kılıyor.
Düşler, sezgisel ve kişisel bir başlangıç noktası sunuyor. Mitler, doğrudan anlatı olarak değil, daha çok bir yankı olarak var oluyor. Belirli bir hikâyeyi temsil etmekten ziyade, zamansız bir titreşim gibi çalışıyorlar. Böylece, hem kişisel bir çağrışım alanına hem de kolektif bir belleğe aynı anda temas edebiliyor.
Üretimlerimde bu üçü, net ayrımlar yerine bir geçiş hâli olarak var oluyor; izleyiciyi de tam bu eşikte konumlandırıyor.
Çalışmalarınızda şiir ve kısa metinler, görsel dilin ayrılmaz bir parçası. Yazı sizin için üretimin hangi aşamasında devreye giriyor?
İşlerimde yazı ve şiir sadece eşlik eden unsurlar değil, doğrudan imgenin kendisi hâline de gelebiliyor. Sergi ya da eser isimleri de aynı şekilde, özenle kurulmuş ve içeriğe yön veren metinler olarak çalışıyor.
Yazı benim için hem kavramsal bir omurga hem de duygusal bir yoğunluk taşıyıcısı. Görsel olanla karşı karşıya gelmiyor; onunla birlikte mekânı kuruyor, atmosferi belirliyor ve izleyicinin okuma biçimini dönüştürüyor.
Kendi kişisel tarihinizden yola çıkarak daha kolektif duygulara açılan anlatılar kuruyorsunuz. Bu kişisel ile ortak alan dengesini nasıl gözetiyorsunuz?
Çıkış noktam çoğu zaman kişisel hafızam; çocukluktan, gündelik hayattan, kırılgan anlardan gelen izler. Kendi deneyimimi mümkün olduğunca sadeleştirip simgesel bir yoğunluğa taşıdığımda, anlatı bireysel olmaktan çıkıp paylaşılabilir bir duygu alanına açılıyor. Bulut, cümle, yarım kalmış bir ifade… Bunlar benim hikâyemden doğuyor ama tek bir hikâyeye ait kalmıyor.
Bu dengeyi, fazla açıklamaktan kaçınarak kuruyorum. Kişisel olanı saklamıyorum ama sabitlemiyorum da; izleyicinin kendi hafızasını yerleştirebileceği bir boşluk bırakıyorum.
İşlerinizde hem dijital bir bakış hem de uzun soluklu, el emeğine dayalı süreçler bir arada hissediliyor. Bu iki uç arasında kurduğunuz ilişki sizin için ne ifade ediyor?
Benim için dijital olan ile el emeği arasındaki ilişki hız farkıyla ilgili. Dijital dünya anlık ve tüketilebilir görüntüler üretirken, ben bazen tek bir fotoğrafı çekebilmek için yıllarca aynı imgenin peşinden gidebiliyorum. O görüntü tam olarak hayal ettiğim şekliyle karşıma gelene kadar sabırla arıyorum.
Bu yüzden işlerimde görünen “an”, aslında uzun bir bekleyişin ve tekrarın sonucu. Dijital estetik bugüne ait bir yüzey sunuyor olabilir; ama o yüzeyin arkasında sabır, arayış ve ısrar var. Benim için önemli olan da tam olarak bu: Hız çağında yavaş bir yoğunluk üretebilmek.
Üretimlerinizde parçalı, pikselleşmiş bir yapı izleyiciye boşluklar bırakıyor. Bu boşlukları izleyicinin sezgisiyle doldurması sizin için neden önemli?
Üretimlerimdeki parçalı ve pikselleşmiş yapı, görüntüyü eksiltmek için değil, izleyiciye alan açmak için var. Bütünlüklü ve tamamlanmış bir imge, bakışı pasifleştirebilir; oysa boşluklar, izleyiciyi eserin içine davet eder. Görüntüdeki kesintiler, bakışın duraksamasını ve düşüncenin devreye girmesini sağlar.
Bu nedenle boşluklar bir eksiklik değil; karşılaşma alanı. Pikselleşmiş yapı ve üzerindeki boyanın kalınlığıyla oluşturulmuş her biri birbirinden farklı karelere yaklaştıkça görüntünün kesinliği zayıflıyor. İzleyicinin konumunun bu kadar önemli olması, eserin yalnızca görülen bir şey olmanın ötesine geçerek izleyiciyle birlikte tamamlanan bir deneyime dönüşmesini sağlar; bakan kişinin varlığını görünür ve etkin kılar.
Ferahfeza sergisinde yer alan Aynı Gökyüzü Altında eseriniz, ortak bir alan fikrine işaret ediyor. Bu eserinizde izleyiciyle kurmak istediğiniz temel karşılaşma neydi?
“Aynı Gökyüzü Altında” ile kurmak istediğim karşılaşma, izleyiciyi hem kişisel hem de ortak bir eşiğe davet etmekti. Gökyüzünü bir manzara olarak değil, kimseye ait olmayan ama herkesin içinde bulunduğu bir alan olarak düşündüm.
Çerçevenin tasarımıyla, izleyicinin kendi yalnızlığıyla baş başayken aynı anda başkalarıyla görünmez bir bağ içinde olduğunu sezmesini istedim. Bu eser, dışarıya bakarken içeriye dönülen; bireysel olanın sessizce kolektife karıştığı bir fark ediş anına işaret ediyor.
Aynı eserde aynı gün farklı yerlerden çekilmiş gökyüzü görüntülerinin bir araya gelmesi, zaman ve mekân algısını nasıl düşündürüyor?
Bu resim aynı gün fakat farklı yerlerden, birbirlerine doğru çevrilmiş iki objektiften çekilmiş iki gökyüzü fotoğrafının bir araya gelmesiyle oluştu. Bu karşılaşma, zamanı doğrusal bir akış olmaktan çıkarıp eşzamanlı bir genişlik olarak düşünmeye davet ediyor.
Farklı yerlerde yaşanan hayatlar ve anlar tek bir yüzeyde buluştuğunda mekânın bütünlüğü parçalanıyor; ancak bu parçalanma bir kopuş yaratmıyor. Aksine, zamanın ortaklığı üzerinden yeni bir bağ kuruluyor. İzleyici, baktığı göğün başka bir yerde, aynı anda, başka biri tarafından da görülmekte olduğunu düşünmeye davet ediliyor. Bu düşünce, uzaklık hissini zayıflatırken paylaşılan bir “şimdi” duygusunu güçlendiriyor.