Atölyede üst üste dizilmiş tek kullanımlık kahve bardakları, gündelik hayattan tanıdık nesneler ve devam eden bir düşünme sürecinin izleri… Henüz yerini bulmamış formlar ve mekâna sinmiş yoğun bir üretim hâli. İlk bakışta sıradan görünen bu objeler, Fırat Engin'in elinde yavaş yavaş başka bir dile dönüşüyor. Gündelik hayatın içindeki küçük detayları büyüten, görünmez olanı yerinden ederek yeniden düşünmemizi sağlayan bir pratiğin içindeyiz. Hızın, tüketimin ve tekrarın gündelik hayata nasıl sızdığını; parıltının içindeki tekinsizliği ve sıradan olanın hangi anda politikleştiğini konuşmaya başlıyoruz. Bu sohbet, yalnızca nesneler üzerine değil; onları üreten alan, alışkanlıklarımız ve hafızamız üzerine de bir düşünme daveti.
Güncel sosyo-politik yapılarla kültürel kodları çarpıştıran bir üretim pratiğiniz var. Bir işi başlatırken sizi tetikleyen ilk şey genellikle bir olay mı, bir nesne mi, yoksa gündelik hayatta fark ettiğiniz küçük bir detay mı?
Genellikle tek bir yerden başlamıyor; bir olay, bir nesne ya da gündelik hayatta neredeyse görünmez hâle gelmiş küçük bir detay aynı anda devreye girebiliyor. Ama asıl tetikleyici durum; bu unsurların bir noktada birbirine temas ettiği anlar. Gündelik hayatta masum ve nötr görünen bir nesnenin, belirli bir sosyo-politik bağlamda nasıl hızla anlam değiştirdiğini fark ettiğimde üretim süreci başlıyor. Tüketim alışkanlıkları, tekrar eden davranış biçimleri ya da sıradan bir jest; büyütüldüğünde, çoğaltıldığında ya da mekâna yayıldığında aslında çok daha sert, hatta şiddet içeren bir dile dönüşebiliyor.
Bu yüzden işlerim genellikle “büyük” olaylardan çok, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmalardan besleniyor. Çünkü bana göre çağdaş dünyanın en belirleyici politik dili, tam da bu sıradanlığın içine gizlenmiş durumda. Arthur C. Danto bu duruma; “sıradan olanın başkalaşımı” diyor.
İşlerinizde eleştirel mizah ve görsel metafor önemli araçlar. Mizah, sizin için sert meseleleri görünür kılmanın bir yolu mu, yoksa izleyiciyle mesafe kurmanın bir stratejisi mi?
Mizah benim için meseleyi yumuşatan bir unsurdan çok onu daha görünür ve daha rahatsız edici hâle getiren bir araç. Sert meseleleri doğrudan temsil etmek çoğu zaman izleyicide savunma refleksi yaratıyor; mizah ise bu refleksi kısa süreliğine askıya alarak izleyiciyi işin içine çekiyor. Öte yandan mizah izleyiciyle mesafe kurmaktan ziyade, kontrollü bir yakınlık da yaratıyor. İzleyici kendini güvende hissettiği bir noktadan bakmaya başlıyor ama tam da bu güven hissi, işin eleştirel katmanlarıyla yüzleşmesini sağlıyor. Bu nedenle mizah, işlerimde kaçış değil; tam tersine, politik, kültürel ve toplumsal gerilimleri daha etkili biçimde açığa çıkaran bir strateji olarak yer alıyor.
Gündelik nesneleri, taşıdıkları ideolojik gerilimler üzerinden yeniden kurguluyorsunuz. Sizin için sıradan bir nesnenin politikleştiği an ne zaman başlıyor?
Sıradan bir nesnenin politikleşmesi, onun işlevinin ötesine geçip alışkanlık hâline gelmiş bir davranışı temsil etmeye başladığı anda başlıyor. Tek başına nötr görünen bir nesne; tekrar, dolaşım ve bağlam içinde çoğaldıkça artık yalnızca kendisini değil, onu üreten sistemi, tüketen zihniyeti ve bu ilişkinin yarattığı görünmez etkileri de taşımaya başlıyor.
Benim için bu an genellikle nesnenin “fark edilmeden” hayatımıza yerleştiği noktada ortaya çıkıyor. Gündelik kullanım içinde neredeyse görünmez olan nesneler, aslında güçlü ideolojik yükleri barındırıyor. İşlerimde bu nesneleri yerinden etmek, çoğaltmak ya da beklenmedik bir mekâna taşımak; onların masumiyetini bozarak, taşıdıkları politik ve kültürel gerilimi görünür kılmanın bir yolu oluyor.
Üretimlerinizde anlamın sabitlenmemesi ve izleyicinin yoruma dâhil olması dikkat çekiyor. İzleyicinin bu belirsiz alandaki rolünü nasıl tanımlıyorsunuz?
İzleyiciyi işi tamamlayan bir figürden çok, işin doğrudan parçası hâline gelen bir özne olarak düşünüyorum. Bu yaklaşım yalnızca nesne temelli işlerimde değil, erken dönem performatif üretimlerimde de belirleyiciydi. 2014 yılında Contemporary İstanbul Fuarının içinde yer alan ve küratörlüğünü Prof. Dr. Marcus Graf’ın yaptığı 90 Minutes Show kapsamında gerçekleştirdiğim “Önüm, Arkam, Sağım, Solum” başlıklı performansımda, 90 dakika boyunca izleyicilerin önünde renkli kâğıt uçaklar yapıp her birini imzalayarak edisyonladım ve ardından bu uçakları doğrudan izleyicilere doğru fırlattım.
Bu performansta izleyici, yalnızca izleyen değil; hedef olan, temas eden, karar veren ve sürecin parçası hâline gelen bir konumdaydı. Uçağın kime gideceği, nasıl karşılanacağı ya da yere düşüp düşmeyeceği belirsizdi. Anlam, tam da bu kontrolsüzlük ve karşılaşma anlarında oluşuyordu. Bugün nesne ve mekân üzerinden kurduğum işlerde de benzer bir yaklaşım var: izleyici, sabit bir anlamı çözmeye çalışan bir konumda değil; kendi bedeni, algısı ve deneyimiyle işin içinde dolaşan, onu sürekli yeniden üreten bir yerde duruyor.
Ferahfeza sergisinde yer alan İstila çalışması, tek kullanımlık kahve bardakları üzerinden kültürel dönüşüme işaret ediyor. Bu işin çıkış noktasında sizi en çok rahatsız eden ya da düşündüren durum neydi?
Bu soruyu Jean Baudrillard’ın “Tüketim Toplumu” kitabına referansla cevaplayabilirim; “İstila”, izleyiciyi kendi yaşam pratiklerine bakmaya davet ederken, aynı zamanda tüketim toplumunun nasıl bir kültürel hafıza rejimi kurduğunu da sorguluyor. Jean Baudrillard’ın işaret ettiği gibi tüketim toplumu nesneleri ihtiyaçları karşılayan araçlar olmaktan çıkarıp anlam ve statü taşıyıcıları hâline getirmekte. Bu süreçte nesneler kadar davranışlar da hızla dolaşıma girmekte ve aynı hızla değersizleşmekte.
Bu çalışmada; tek kullanımlık kahve bardakları, yalnızca bir tüketim nesnesi değil; sürekli tekrar eden, otomatikleşmiş bir yaşam biçiminin göstergesi olarak yer alıyor. Kültürel hafıza, bu döngü içinde derinlikli bir birikim olmaktan çıkıp anlık ve yüzeysel deneyimlere indirgeniyor. “İstila”, izleyiciye şu soruları bırakıyor: Sürekli tüketmeye odaklanan bir toplumsal yapı, neyi hatırlamamıza izin veriyor, neyi sistematik biçimde görünmez kılıyor? Baudrillard’ın tarif ettiği bu anlam aşırılığı içinde, kolaylık ve hız adına vazgeçtiğimiz ritüellerin ve ortak deneyimlerin kültürel hafızamızda açtığı boşluk ne kadar fark edilebilir?
İstila’da kullandığınız 300 adet altın renkli kahve bardağı, hem cazip hem de tekinsiz bir görüntü yaratıyor. Altın rengin bu anlatıdaki rolünü nasıl düşünmeliyiz?
Altın rengi burada yalnızca değer ve cazibe fikrini temsil etmiyor; aynı zamanda boş bir mermi kovanını da çağrıştırıyor. Özellikle yere saçıldığında ya da çoğaldığında, bardaklar bir tüketim nesnesi olmaktan çıkıp sanki görünmez bir çatışmanın ardından geride kalmış izler gibi okunabiliyor. Kurşunun kendisi ortada yok ama etkisi hâlâ hissediliyor.
Bu noktada altın sarısı, hem arzu edilen hem de tehditkâr bir yüzeye dönüşüyor. Bir yanda parıltılı bir tüketim vaadi, diğer yanda ise gündelik alışkanlıklar üzerinden işleyen, sessiz ama sürekli bir şiddetin izleri var. Boş kovan metaforu, tüketimin yalnızca ekonomik ya da kültürel bir mesele olmadığını; aynı zamanda bedenleri, mekânları ve zihinleri hedef alan bir saldırı biçimi olduğunu ima ediyor. Altın rengin bu ikili okuması, işin cazibe ile rahatsızlık arasındaki gerilimini daha da keskinleştiriyor.
Eserde öne çıkan hız, pratiklik ve tüketim alışkanlıkları, geleneksel ritüellerle güçlü bir karşıtlık kuruyor. Sizce bu dönüşüm en çok hangi kolektif alışkanlıklarımızı görünmez kılıyor?
Bu dönüşüm en çok yavaşlığa, durmaya ve birlikte olma hâline dair kolektif alışkanlıklarımızı görünmez kılıyor. Geleneksel ritüeller; zaman ayırmayı, tekrar etmeyi, mekânla ve başkalarıyla ilişki kurmayı gerektirirken hız ve pratiklik bu ilişkileri minimuma indiriyor. Tüketim alışkanlıkları ise bu boşluğu konfor ve verimlilik söylemiyle dolduruyor.
Bu süreçte kaybolan şey yalnızca ritüeller değil; bekleme, temas etme, paylaşma ve hatırlama pratikleri de silikleşiyor. Kahve gibi sosyal bir eylem, bir araya gelme ve sohbet etme zemini olmaktan çıkıp hareket hâlinde tüketilen bireysel bir yakıta dönüşüyor. Bu anlamda görünmez olan, birlikte geçirilen zamanın değeri ve bu zamanın ürettiği ortak hafıza. “İstila”, tam da bu kaybın sessiz ama yaygın etkilerine işaret etmeye çalışıyor.
Gündelik yaşamdan beslenen üretimlerinizde kişisel deneyim ile toplumsal gözlem arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Benim için kişisel deneyim ile toplumsal gözlem birbirinden ayrı iki alan değil; aksine sürekli birbirini besleyen, iç içe geçen bir yapı. Kendi gündelik hayatımda karşılaştığım durumlar, alışkanlıklar ya da rahatsızlıklar genellikle daha geniş bir toplumsal yapının küçük bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Bu yüzden kişisel olan, üretim sürecinde hızla kolektif bir okuma alanına açılıyor.
Bu dengeyi kurarken bireysel anlatıyı merkeze almaktan özellikle kaçınıyorum. Kendi deneyimimi bir “örnek” olarak kullanıyorum ama onu genelleştiren, çoğaltan ve anonimleştiren bir dil kurmaya çalışıyorum. Böylece işler ne tamamen kişisel bir itirafa ne de soyut bir toplumsal analize dönüşüyor. İzleyici, bu iki alan arasındaki geçişte hem kendine ait bir şey bulabiliyor hem de daha geniş bir yapının parçası olduğunu fark edebiliyor.
İstila ile izleyiciyi kendi yaşam pratiklerine bakmaya davet ediyorsunuz. Sizce bu iş, bugünün izleyicisine kültürel hafıza ve kayıp üzerine hangi soruları bırakıyor?
“İstila”, izleyiciyi doğrudan bir yargıyla karşılamaktan çok, onu kendi gündelik pratikleriyle sessiz bir yüzleşmeye davet ediyor. İş, kültürel hafızanın yalnızca büyük anlatılarla değil, tekrar eden küçük alışkanlıklarla da şekillendiğini hatırlatıyor. Bugün hız, pratiklik ve konfor adına neleri geride bıraktığımız sorusu burada temel bir eşik oluşturuyor.
Bu bağlamda izleyiciye kalan sorular, daha çok neyi kaybettiğimizin farkında olup olmadığımız etrafında dolaşıyor: Paylaşılan zamanın, birlikte yapılan ritüellerin, mekânla kurulan sürekliliklerin ve bu tekrarların ürettiği ortak belleğin yerini ne aldı? “İstila”, bu kaybı nostaljik bir özlemle değil; hâlâ devam eden bir sürecin izleri olarak görünür kılıyor. İzleyici, işten ayrıldığında belki de en çok şu soruyla baş başa kalıyor: Gündelik hayatı kolaylaştıran bu pratikler, aslında bizden hangi kültürel ve düşünsel alanları sessizce geri alıyor?