Bir zamanlar gözden çıkarılmış nesneler, ezilmiş yüzeyler, yeniden bir araya gelen parçalar… Kullanım ömrünü tamamladığı düşünülen her şey, burada başka bir ihtimalin eşiğinde yeniden düşünülüyor. Pınar Akkurt’un atık, yeniden kullanım ve ileri dönüşüm üzerine kurulu üretim pratiğinde, nesnelerin değeri sabit değil; sürekli dönüşen, yer değiştiren bir anlam alanı. Sanat, tasarım ve çevre düşüncesi arasında geçirgen bir dil kuran sanatçıyla, tam da bu eşikte buluşuyoruz. Bir vitrinden arşive, arşivden yeniden üretime uzanan bu döngüde; nesneler yalnızca korunmuyor, bozularak ve dönüşerek varlığını sürdürüyor. Ve tam bu noktada, izleyici de kendi bakışını yeniden düşünmeye davet ediliyor: Bir şeyi çöpe atmadan önce, ona bir kez daha bakmanın mümkün olduğu o kısa an üzerine.
Atık, yeniden kullanım ve ileri dönüşüm üretim pratiğinizin merkezinde yer alıyor. Sizin için bir nesnenin “atık” olarak tanımlandığı an ne zaman başlıyor?
Bir nesnenin atığa dönüşmesi bence fiziksel bir andan çok, ilişkisel bir kırılma anında başlıyor. Yani bir şey işlevini tamamen yitirdiği için değil; ondan vazgeçildiği, gözden çıkarıldığı anda atık oluyor. Bu yüzden atığı, nesnenin kendisinden çok ona nasıl baktığımızla ilgili görüyorum. Benim ilgimi çeken de tam bu eşik; artık değersiz sayılan bir şeyin hâlâ ne kadar çok potansiyel taşıdığı. Çünkü aslında her şey başka bir şeye dönüştürülebilir; mesele o ihtimali fark edebilmek.
Gündelik nesnelerle ve atığa dönüşmek üzere olan malzemelerle çalışırken deney ve araştırma üretim sürecinizde nasıl bir rol oynuyor?
Araştırma ve deney üretimimin temelinde yer alıyor. Deney benim için yalnızca teknik bir arayış değil, malzemeyle kurulan bir diyalog. Atık malzeme çok çeşitli, düzensiz ve değişken olduğu için süreç baştan itibaren araştırmaya açık; hatta bunu zorunlu kılıyor. Genellikle yazarak ve çizerek başlıyorum, yaparak ve deneyerek ilerliyorum. Malzemenin neye izin verdiğini gördükçe fikir de gelişiyor, dönüşüyor, şekilleniyor.
Kurucusu olduğunuz İleri Dönüşüm Kütüphanesi, aynı zamanda bir arşiv ve paylaşım alanı. Bu platform, bireysel sanat pratiğinizi nasıl besliyor?
Aslında biraz tersinden işliyor; ben daha çok kendi pratiğimin orayı beslemesine çalışıyorum. Yıllar içinde çok farklı malzemelerle çalışırken birçok şey öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum. Bu bilgiyi yalnızca kendime ait tutmak istemiyorum; paylaşmak gerektiğine inanıyorum. Endüstriyel ölçekte bir dönüşüm olmadan atık sorununun çözülebileceğini düşünmüyorum ama Kütüphane’nin başka bir işlevi var; bir hatırlatıcı olmak. İleri dönüşüm benim için yalnızca teknik bir uygulama değil, bir düşünme yöntemi. İnsanlara basit yollar göstererek “Ben de bir şey yapabilirim” hissini hatırlatmak, onları düşünmeye ve harekete geçmeye teşvik etmek istiyorum. Kütüphane şu sıralar biraz duraklama döneminde ama onu yeniden daha aktif hale getirmeyi planlıyorum.
Çalışmalarınızda sanat, tasarım ve çevre aktivizmi arasında geçirgen bir alan kuruyorsunuz. Bu üç alanın sınırlarını bilerek mi bulanıklaştırıyorsunuz?
Bunu en baştan bilinçli bir strateji olarak kurmadım; daha çok süreç içinde doğal olarak oluştu. Tasarım eğitimi aldım ve düşünme biçimimin temeli oradan geliyor. Tasarım işleri yapıyorum; aynı zamanda bireysel projeler üretiyor, sergilere katılıyorum. Uzun süredir de atıklar, biriken nesneler, bunların etkileri ve yeniden kullanım gibi konuları araştırıyor, bu alanlarda üretiyorum.
Bireysel olarak yapılabilecek şeyler var, birlikte yapabileceğimiz şeyler var; ama her şeyden önce yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bu yüzden bu üç alanı birbirinden kesin çizgilerle ayırmıyorum; aksine birbirlerini beslediklerini düşünüyorum. Geçen yıl yapmaya başladığım Atık Turşuları, devam eden İleri Dönüşüm Kütüphanesi ve üzerine yeni düşünmeye başladığım atık temelli katılımcı sanat projeleri de biraz bu kesişimden doğuyor.
Ferahfeza sergisinde yer alan Arşiv eseriniz, kendi üretim geçmişinize dönüp bakmanızı da içeriyor. Karaköy V2 serisinin bu şekilde yeniden kurgulanması sizin için nasıl bir düşünsel süreçti?
Ferahfeza’daki Arşiv, benim için kendi üretimime eleştirel biçimde bakma pratiğinin bir parçasıydı. 2011–2019 yılları arasında Karaköy Lokantası’nın vitrini için ürettiğim yerleştirmelerden geriye kalan işleri, mekân kapandıktan sonra oldukları gibi saklamak yerine bozup dönüştürmeyi seçtim. Böylece onları yalnızca geçmişte yapılmış işler olarak değil, bugünkü pratiğimin malzemesi olarak yeniden ele aldım. Karaköy V2 serisi de bu süreçten doğdu.
Burada benim için önemli olan, atık ve dönüşüm kavramlarını yalnızca dışarıdaki malzemeler üzerinden değil, kendi üretim geçmişim üzerinden de sorgulamaktı. Yani bir bakıma kendi işlerimi de ileri dönüştürdüm.
Arşiv’de yer alan preslenmiş güğümler ve tencere, bir zamanlar vitrinde sergilenen işlerdi. Bu nesnelerin ezilerek “depolanabilir” hâle gelmesi, sergileme ve değer kavramlarına dair ne söylüyor?
Burada mesele yalnızca ezme eylemi değil; ezmek, parçalamak ve yeniden yapmak, Karaköy V2 serisinin genel yaklaşımı. Kendi işlerime bu şekilde müdahale ederken aslında “değer” dediğimiz şeyi de sorguluyorum. Bir nesne vitrindeyken görünür ve “eser” olarak kabul ediliyor da, ezilip sıkıştırıldığında mı değerini kaybediyor? Yoksa tam tersine, başka bir anlam mı kazanıyor?
Arşiv, sergileme, depolama ve arşivleme biçimlerine bu açıdan bakıyor. Benim için işin önemli tarafı, sanat nesnesinin sabit ve dokunulmaz olmadığını; bazen bozularak, dönüşerek de yaşamaya devam edebileceğini göstermesi.
Farklı ölçeklerde sürdürülebilir sistemler tasarlamak, sanat pratiğinizde nasıl bir gelecek tahayyülüne işaret ediyor?
Benim için sürdürülebilirlik yalnızca çevresel değil, düşünsel bir mesele. Küçük bir atık müdahalesiyle kamusal ölçekte bir yerleştirme arasında elbette fark var ama ikisini de aynı mantıkla düşünüyorum. Yaptığım her şeyin, fikir olarak, biçim olarak ya da yöntem olarak devam ettirilebilir nitelikte olmasını önemsiyorum.
Geleceğe dair ilgimi çeken şey de bu; daha az tüketen, elde olanla daha çok düşünen, yeni malzeme çağırmadan yeni ihtimaller üretebilen sistemler. Bu bazen bir nesneyle kurulan küçük bir ilişkinin değişmesi oluyor, bazen daha büyük bir yerleştirme ya da kamusal bir öneri.
Arşiv ve benzeri işlerinizle izleyicinin nesnelerle, atıkla ve gündelik tüketim alışkanlıklarıyla kurduğu ilişkiye dair hangi sorularla baş başa kalmasını umuyorsunuz?
Ben daha çok küçük ama etkili sorular bırakmasını umuyorum. Mesela: “Bunu hemen çöpe atmasam mı?”, “Ben de bir şey yapabilir miyim?”, “Ne yapabilirim?” İzleyicinin gündelik tüketim alışkanlıklarına biraz dışarıdan bakabilmesini önemsiyorum. Çok büyük cevaplardan çok, küçük bir duraksama yaratmak ve gülümsetmek ilgimi çekiyor. Çünkü bence dönüşüm de çoğu zaman tam orada başlıyor: Bir şeyi otomatik olarak çöpe atmadan önce, ona bir kez daha bakılan o kısa anda.