Söyleşi: Elif Uras

“Sofra benim için sadece yemek yenilen bir yer değil, sınıf, cinsiyet, temsil ve aidiyet ilişkilerinin kesiştiği bir kavram.”

Atölyede kendi ritminde dönen bir torna, kurumayı bekleyen tabaklar ve yüzeyinde hikâyeler taşıyan figürler… Gündelik hayatın en tanıdık sahneleri, burada başka bir dile dönüşüyor. Hukuk ve ekonomi eğitiminden geçip seramik, resim ve desen arasında kendine özgü bir alan kuran Elif Uras ile; sofralar, kaplar ve kadın emeğinin izini süren bir sohbetin eşiğinde buluşuyoruz. Masanın etrafında biriken hafızalar, geçmişten bugüne taşınan motiflerle yan yana geliyor; görünmez olanın nasıl görünür kılındığını konuşuyoruz.

Brown Üniversitesi ve Columbia Hukuk Fakültesi’ndeki eğitiminizin ardından School of Visual Arts ve Columbia Sanat Fakültesi’nde Güzel Sanatlar eğitimi aldınız. Hukuk, ekonomi ve görsel sanatlar arasında şekillenen bu çok katmanlı eğitim süreci, bugün sanat pratiğinizi nasıl etkiliyor?

Sanata ilgim hep vardı, o yüzden bu yola girmem benim için çok doğal oldu. Yirmili yaşlarımda sanat eğitimi almaya başladım. Hukuk eğitimi almamın dünyayı düzenleyen kurallar, sistemler ve iktidar ilişkileri üzerine düşünme biçimlerimde de dolaylı bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Değer üretimi, zanaat pratikleri, ve özellikle kadın emeği gibi konulara ilgimin oluşmasında ekonomi eğitiminin kazandırdığı bazı düşünme alışkanlıklarının payı vardır.

Çalışmalarınızda seramik, resim ve desen gibi farklı disiplinleri bir arada kullanıyorsunuz. Bu mecralar arasında kurduğunuz ilişki üretim sürecini nasıl şekillendiriyor?


Pratiğimdeki en büyük dönüşüm, tuval yerine seramik yüzey üzerine resim yapmaya başlamamla gerçekleşti. Bu iki boyutlu bir düzlemden, daha hacimsel bir düşünme alanına geçmek demekti. O anda önümde bambaşka bir ufuk açıldı ve heykel ile resim arasında kendime ait bir alan kurabildim. Seramikle çalışmak; yüzey, hacim ve beden kavramlarını aynı anda düşünmeme imkân veriyor.

Sultana’nın Sofrası’nda geleneksel Türk mutfağı ve sofra kültürü önemli bir anlatı alanı oluşturuyor. Sofra sizin için toplumsal hafıza ve kadın emeği bağlamında neyi temsil ediyor?


Sofra benim için hem çok gündelik hem de politik bir mekân. Bir yandan ev içi iş gücünün büyük ölçüde görünmez kaldığı, diğer yandan ise kültürel hafızanın kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir sahne. Tarifler, pişirme biçimleri, sofra düzeni ve kullanılan kaplar bu aktarımın somut izlerini taşıyor. Bu yüzden sofra benim için sadece yemek yenilen bir yer değil, sınıf, cinsiyet, temsil ve aidiyet ilişkilerinin kesiştiği bir kavram.

Sultana’nın Sofrası’nda bu alanı bir dayanışma ve birlikte üretme hâli olarak düşünmek istedim. Kadınların bir masa etrafında bir araya geldiği, üretimin ve paylaşımın öne çıktığı bir kompozisyon kurdum. İşin başlığı, Cihat Burak’ın 1984 tarihli Sultan Sofrası resmine bir gönderme. Burak’ın hiciv ve politik eleştiri içeren yaklaşımı hem bu işe hem de 2016’da yaptığım tuval çalışmasına ilham verdi. Bu referans, geleneğe hem bir saygı hem de yeniden okuma önerisi sunuyor.

Eserlerinizde sıkça karşılaştığımız kadın figürleri, gündelik hayatın görünmez emek alanlarıyla güçlü bir bağ kuruyor. Bu figürleri kurgularken nasıl bir anlatı dili benimsiyorsunuz?


Tasvir ettiğim sahneler genelde hayatın içinden geliyor: Mutfakta yemek hazırlayan, evde temizlik yapan, fabrikada ya da atölyelerde birlikte üretim yapan, hamamda yıkanan, markette alışveriş yapan, hatta ormanda direnen kadınlar işimin öznesi.

Bu figürleri yerleştirdiğim kompozisyonlar süslenmiş ya da idealize edilmiş sahneler değil. Aksine, oldukları hâliyle ve doğallığını kaybetmeden yansıtılmış gerçeklik kesitleri. Sanat tarihinin pek fazla ilgilenmediği konular diyebiliriz. O sebeple görünmez ve çoğu zaman karşılıksız kalan bu emeği görünür kılmak, bu kadınlar ve bu anlarla hikâyeler kurmak benim için çok önemli.

Osmanlı çini geleneği ve özellikle İznik çinisi, üretimlerinizde çağdaş bir yorumla karşımıza çıkıyor. Tarihsel zanaat formlarını bugünün görsel diliyle yeniden ele almak sizin için ne anlama geliyor?

Seramikle çalışmaya İznik’te başladığım için, bu geleneğin tarihsel ve görsel mirası pratiğimin doğal bir parçası oldu. Zamanla sanat tarihinden bana yakın gelen motifleri kişiselleştirerek kendi motif dağarcığımı oluşturdum. Bu geleneği, gelenekte yer almayan kadın formlarıyla bir araya getirerek kendi ikonografimi kurmaya çalışıyorum.

Bu coğrafyadan çıkan tarih öncesi kadın figürleri ise benim için çok belirleyici; yalnızca estetik açıdan değil, aynı zamanda ilk seramik heykeller olmaları nedeniyle de. Bu formları hem dişil arketiplerin kaynağı hem de malzemenin en erken heykelsi ifadeleri olarak görüyorum ve üretimlerimde hep onlara gönderme yapan özgün formlar üzerine düşünüyorum. Geçmişle kurduğum bu bağ, hem seramiğin hafızasını hem de dişil arketiplerin sürekliliğini hatırlatıyor.

Batı modernizmi ile Doğu’nun estetik ve süsleme geleneğini bir araya getiren üslubunuz, kültürel kimlik ve melezlik kavramlarıyla nasıl ilişki kuruyor?


Bizim seramik geleneğimizde olan süsleme unsurları ve aynı zamanda İslam sanatının omurgası olan geometri ilgimi çekiyor. Öte yandan kompozisyon ve figür anlayışım Batı modernizminin mirasıyla da ilişki içinde. Bu iki alan arasında hiyerarşik bir karşıtlık kurmak yerine, geçişken bir alan yaratmaya çalışıyorum.

Seramik işleriniz, gündelik kullanım nesneleri ile heykelsi formlar arasında salınan bir estetiğe sahip. Bu ikilik, izleyiciyle kurmak istediğiniz ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Seramik, tarihi boyunca fonksiyonel olan; kap, anfora, tabak gibi görevleri üstlenen bir malzeme. Resim veya heykel gibi sanat alanlarının ötesinde, günlük hayata ve işleyişine ait bir malzeme. Günümüzde çağdaş sanatların bir dalı olarak geldiği noktada ise, seramik halen bu görevini ve kimliğini hatırlayan ve hatırlatan bir belleğin ürünü. Benim işlerimde form, kimi zaman işlevsel bir nesneyi çağrıştırırken aynı anda heykelsi bir beden olarak konumlanıyor. Hepsi bir tür “kap” aslında, ama yüzeylerinde ve formunda taşıdıkları anlatılar onları değiştiriyor.

Heykellerin yanı sıra tabletler, tabaklar, kaplar ve son kişisel sergimde yer alan “sikkeler”, çamurdan ürettiğim ve aslında tuval bezi yerine üzerine resim yaptığım sert yüzeyler. Bununla birlikte, bu işleri biçimsel olarak arkeolojik kazılardan çıkan antik sikkeler, tabletler ve kapkacağa uzanan kronolojik bir çizgi üzerinde konumlandırmak benim için önemli. Seramiğin tarihsel ve gündelik hayata ait kimliğinin işlerin arasına sızmasını ve görünür olmasını seviyorum.

Bugünün izleyicisiyle buluşan işlerinizin, kadınlık, temsil ve emek üzerine nasıl bir düşünsel alan açmasını umuyorsunuz?


Benim için bu mesele sadece estetik ya da temsil meselesi değil; aynı zamanda bir farkındalık ve sorumluluk alanı. Türkiye’de kayıtlı kadın istihdam oranı yaklaşık %30 civarında, erkeklerde bu oran bunun iki katından fazla. Ama bu rakamlar her şeyi açıklamıyor; çünkü kadınlar evde ve kamusal alanda sürekli, çoğu zaman karşılıksız bir biçimde çalışıyorlar. Bu görünmezlik kültürel anlatılarda da yeniden üretiliyor.

Öte yandan, eşitlik, hak ve adaleti hiçe sayan politikalar ve söylemler kadınların yaşamını daha da zorlaştırıyor. İzleyicinin gündelik hayatta sıradan görünen alanlara yeniden bakmasını umuyorum: Mutfak, atölye, pazar yeri ya da bir masa etrafında toplanmış kadınlar… Bu sahnelerin estetik ve politik bir yoğunluk taşıdığını fark etmek önemli. Kadınlık, temsil ve emek üzerine bir soru alanı açmak istiyorum: Hangi emek görünür kılınıyor, hangisi değersizleştiriliyor? Hangi hikâyeler anlatılıyor, hangileri eksik bırakılıyor

Daha fazla

Söyleşi: Nur Saltık cover image

Söyleşi: Nur Saltık

“Bir fikir doğru materyalle şekillendirilip üretilmedikçe ürüne dönüşüp tamamlanmıyor.”

Söyleşi: Burak Gürmeriç cover image

Söyleşi: Burak Gürmeriç

“Bir ürünün işlevi; kullanıcının kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesi ile eşsizleşir. Form, malzeme, renk, doku, ambalaj, ürünün tanıtım dili, sosyal medya içerikleri, videoları, fotoğrafları bir tasarımın temel unsurlarından ziyade bileşenleridir. Bu bileşenlerin hiçbirinin diğerinden daha abartılı olmaması gerekir.”

Söyleşi: Aleyna Takmaz cover image

Söyleşi: Aleyna Takmaz

“Ben de o kartpostalların bıraktığı izin peşinde, kentin hafıza duraklarını bir hatıra ve miras olarak kabul ediyor ve koleksiyonlarımı buna göre tasarlıyorum. Yavaş yaşamı ilke edinirken bu keyifli anlara çantaların eşlik etmesini sağlıyorum.”

İnternet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Çerezlerle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

OMM - Odunpazarı Modern Müze’nin ziyarete açık olduğu gün ve saatleri buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz.