Yeldeğirmeni’nin kısa ama dik yokuşlarından çıkıyoruz. Cam önüne dizilmiş irili ufaklı fırçalar yardımıyla tam da aradığımız yerde olduğumuzu biliyoruz artık. Açıktan koyuya sıralanmış rengârenk boyalar, kendi manzaranı yaratmana alan açan farklı boyutlardaki tablolar arasında güler yüzüyle Özer, atölyesinde karşılıyor bizi. Zamandan koparılan mekânlar, boş sandalyeler, silinmiş izler ve yumuşak bir sessizlik. Düş ile gerçek arasında asılı kalan bu sahnelerde, izleyiciye tamamlanmış bir hikâye sunulmuyor; aksine, eksik bırakılan her detay kendi iç sesine yaklaşabileceği bir alan açıyor. Berlin ve İstanbul arasında üretim yapan Özer Toraman ile bu iki şehrin farklı ritimleri arasında kurduğu dengeyi; fotoğraftan başlayıp sezgisel bir resim diline dönüşen süreçlerini ve yalnızlık, bekleyiş, zamansızlık gibi duyguların resimlerinde nasıl bir atmosfere dönüştüğünü konuşmak üzere aynı sofradayız şimdi.
Berlin ve İstanbul arasında üretim yapan bir sanatçısınız. Aldığınız sanat eğitimi ve farklı şehirlerde yaşama deneyiminiz, bugün resim pratiğinizi ve ele aldığınız temaları nasıl şekillendirdi?
Berlin ve İstanbul arasında gidip gelmek, üretimimde iki farklı ritmi aynı anda taşımama neden oluyor. İstanbul’un yoğunluğu, hafızası ve katmanlı yapısı ile Berlin’in daha sade, düşünmeye alan açan yapısı arasında bir denge kuruyorum. Aldığım sanat eğitimi teknik bir temel sağladı ama asıl belirleyici olan yaşadığım coğrafyalar oldu. Farklı şehirlerde bulunmak, insan-doğa ilişkisine bakışımı derinleştirdi ve resimlerimde sıkça karşılaşılan; yalnızlık, sessizlik ve zamansızlık duygularını besledi.
Kendi çektiğiniz fotoğraflardan yola çıkarak oluşturduğunuz kompozisyonlar, gerçeklik ile hayal arasında bir alan açıyor. Fotoğraf sizin için üretim sürecinde nasıl bir başlangıç noktası işlevi görüyor?
Fotoğraf benim için bir belge değil, bir hatırlama biçimi. Çektiğim anın gerçekliğini olduğu gibi taşımak yerine, o anın bende bıraktığı duyguyu resme aktarmaya çalışıyorum. Fotoğraf, kompozisyonun iskeletini kuruyor ama süreç ilerledikçe o gerçeklik çözülüyor ve yerini daha sezgisel, daha içsel bir yapıya bırakıyor. Bu yüzden resimlerimde fotoğraf sadece bir başlangıç noktası; asıl mesele onun ötesine geçebilmek.
Pastel tonlara dayalı renk paletiniz, izleyicide düşsel bir atmosfer hissi yaratıyor. Renkle kurduğunuz bu yumuşak ilişki anlatınızı nasıl destekliyor?
Renk benim için doğrudan duyguyla ilişkili bir alan. Pastel tonlar, sert bir anlatım kurmak yerine izleyiciye daha yumuşak bir giriş sunuyor. Bu yumuşaklık, resimdeki sessizlik ve dinginlik duygusunu güçlendiriyor. Aynı zamanda izleyicinin kendi iç dünyasına daha kolay yaklaşabileceği bir alan açıyor. Renkleri bir anlatım aracı olarak değil, bir atmosfer kurma biçimi olarak görüyorum.
OMM'daki Ferahfeza sergisinde yer alan Hikâyeleri Bekleyen Sandalyeler adlı eserinizde, boş sandalyeler ve arkalarındaki dingin manzara güçlü bir sessizlik duygusu taşıyor. Bu sahnede izleyicinin ne tür bir hikâye ya da duygu ile karşılaşmasını amaçladınız?
Bu eserde doğrudan bir hikâye anlatmak yerine, bir bekleyiş duygusunu görünür kılmak istedim. Boş sandalyeler, geçmişte orada bulunmuş ya da henüz gelmemiş insanlara işaret ediyor. İzleyiciye net bir anlatı sunmak yerine, kendi deneyimlerinden yola çıkarak o boşluğu doldurabileceği bir alan bırakmayı önemsiyorum. Belki bir ayrılık belki bir karşılaşma… Ama her durumda o sessizliğin içinde bir iz var.
Eserde sandalyelerin altındaki yeşil gölgeler, silinmiş izler ve geçmişe dair çağrışımlar barındırıyor. Hafıza ve yokluk kavramları üretimlerinizde nasıl bir yer tutuyor?
Hafıza ve yokluk, üretimimin merkezinde yer alıyor diyebilirim. Görünmeyeni, silinmiş olanı ya da geride kalanı resmetmek ile ilgileniyorum. Yeşil gölgeler de bu anlamda doğrudan bir gerçeklikten çok hatırlanan ya da hissedilen bir iz gibi. Resimlerimde var olan kadar yok olan da önemli. Bu ikisi arasındaki gerilim, anlatının temelini oluşturuyor.
Resimlerinizde sıkça karşılaştığımız sakin, zamandan kopmuş mekânlar, kent yaşamının karmaşasına karşı bir duruş gibi okunabiliyor. Bu mekânları bir kaçış alanı olarak mı düşünüyorsunuz?
Bunu bir kaçıştan çok bir durma hâli olarak görüyorum. Günlük hayatın hızına karşı bir yavaşlama önerisi gibi. Mekânlar zamandan kopmuş gibi görünse de aslında izleyiciyi kendi zamanına geri döndüren bir işlevi var. Yani bir kaçış değil, daha çok bir yüzleşme alanı diyebilirim.
Figürleriniz çoğu zaman yalnız, sessiz ve kendi iç dünyasına çekilmiş hâlde betimleniyor. Bu figürler sizin için temsil mi, yoksa izleyiciye açık bırakılmış birer duygu alanı mı?
Figürleri belirli bir kişiyi temsil etmek için kullanmıyorum. Onlar daha çok birer duygu taşıyıcısı. İzleyiciyle arasında açık bir ilişki kurabilmesi benim için önemli. O yüzden figürlerin hikâyesini tamamlamaktan özellikle kaçınıyorum. Biraz eksik biraz yarım kalmaları, izleyicinin o boşluğu doldurmasına alan açıyor.
İşlerinizin izleyiciyi düş ve gerçek arasında bir eşikte konumlandırmasını hedefliyorsunuz. Bugünün izleyicisiyle kurmak istediğiniz bu ilişkinin nasıl bir düşünsel ya da duygusal alan açmasını umuyorsunuz?
İzleyicinin resmin karşısında biraz yavaşlamasını ve kendi iç sesini duyabileceği bir alan bulmasını önemsiyorum. Düş ve gerçek arasındaki o belirsiz alan, kesin cevaplar vermek yerine sorular açıyor. Bu da izleyiciyle daha kişisel bir bağ kurulmasını sağlıyor. Herkesin kendi hikâyesini görebileceği bir alan yaratmak istiyorum.
Bir resme başlamadan önce atölyede sizi harekete geçiren ilk an genellikle ne oluyor? Fotoğraf, eskiz, renk denemeleri ya da mekânın sessizliği üretiminizin yönünü nasıl belirliyor?
Genellikle bir fotoğrafla başlıyorum ama asıl belirleyici olan o anın hissi. Bazen atölyedeki sessizlik bazen bir ışık bazen de aklımda kalan bir görüntü süreci başlatıyor. Eskizler ve renk denemeleri sürecin içinde şekilleniyor. Ama en önemli şey o ilk his; eğer o güçlü değilse resim de ilerlemiyor. Bu yüzden üretim benim için teknikten çok sezgiyle ilgili bir süreç.