Söyleşi: İhsan Oturmak

“Sofrayı işlerimde yalnızca yemek yenen bir alan olarak ele almıyorum; onu daha çok mülkiyetle kurulan ilişkinin bir temsili olarak düşünüyorum.”

Eski bir İstanbul apartmanının üst katında, kalın fırça darbeleriyle yaratıcısını ilk bakışta ifşa eden tablolar arasındayız. Kalabalık figürler, tekrar eden bedenler, tanıdık ama huzursuz edici sahneler. Gündelik olanın içinden doğan bu görüntüler, yaklaştıkça iktidar, mülkiyet ve kontrol mekanizmalarına dair daha derin bir yapıyı açığa çıkarıyor. Yaratılan tüm bu sahneler bir araya gelmenin ötesinde; dağılımın, denetimin ve görünmeyen güç ilişkilerinin izini sürüyor. Resimden videoya uzanan üretim pratiğinde İhsan Oturmak ile bireysel deneyimden yola çıkıp toplumsal ve politik bir dile dönüşen araştırma sürecini, birlikte olma hâlinin nasıl değiştiğini ve kamusal alanın görünmez kurallarını konuşmak üzere bir aradayız şimdi. İzleyiciyi yalnızca hissetmeye değil, aynı zamanda; bakmaya, çözümlemeye ve bu düzenin içinde kendi yerini sorgulamaya davet eden sahneler arasında, bir arada.

Resimden videoya uzanan üretim pratiğiniz, politik, toplumsal ve çevresel meseleleri çok katmanlı bir anlatıyla ele alıyor. Sizin için bir konuyu “çalışmaya değer” kılan ilk tetikleyici genellikle ne oluyor?

Bir resme başlamadan önce mutlaka bir araştırma sürecim olur. Ancak bu süreç, yalnızca kitap karıştırmak ya da ansiklopedik bilgi edinmekten ibaret değildir. Bazen günlük hayatta rastlantısal olarak karşılaştığım bir olayı irdelemek, bir seyahat sırasında edindiğim izlenimler ya da karşılaştığım yeni bir konu üzerine düşünmek de bu sürecin parçası hâline gelebilir. Tüm bunlar, yapacağım resmin araştırma zeminini oluşturur.

Genellikle bir işin beni tetiklemesi için, yaşamımla doğrudan bir bağ kurması gerekir. En güçlü tetikleyicimin bu olduğunu düşünüyorum. Ancak bu bağ tek başına yeterli olmaz; aynı zamanda ürettiğim işlerin, daha önce üzerinde çalıştığım konularla ilişkili, onların bir devamı ya da parçası olması da önemli. Bununla birlikte, güncel meselelerle ve içinde yaşadığımız çağla bir diyalog kurabiliyorsa, o resmi yapma ihtiyacı hissediyorum.

İşlerinizde sıkça karşılaştığımız benzer figürlerin çokluğu, tek tipleşme ve tekrar, günümüz toplumuna dair nasıl bir görsel dil kuruyor?


Bir araya gelme eyleminin günümüzde eskisi gibi bir anlam taşımadığını düşünüyorum. Geçmişte bir topluluğun ya da grubun oluşması, insanların bilinçli bir şekilde bir araya gelmesiyle mümkün oluyordu. Bu bir tercih ve karar meselesiydi; dolayısıyla zamanla bir güce dönüşebiliyordu. Örneğin politik gruplar ya da farklı toplumsal kesimler, ortak bir düşünce etrafında bilinçli biçimde toplanıyordu. Hatta muhafazakâr bireylerin bir araya gelme pratikleri bile belirli bir düşüncenin ve niyetin ürünüydü.

Ben de bu “bir araya gelme” hâlini resimlerimde kullanıyordum. Gerçek hayatta bir araya gelmeler nasıl bir güce dönüşüyorsa, bunun resimde de bir karşılığı olması gerektiğini düşündüm. Figürleri çoğaltıp bir araya getirdiğimde, resmin içinde kendiliğinden anıtsal bir etki oluştuğunu fark ettim. Bu da işin etkisini artırıyordu. Bu nedenle, resimlerimde bu anıtsal etkiden sıkça yararlanmaya başladım.

Ancak bugün farklı bir durum söz konusu. Artık topluluklar çoğu zaman bilinçli bir araya gelişlerin ürünü değil. Daha çok zorunlu ve istemsiz bir toplanma hâli var. Sanki artan nüfusla birlikte, insanlar kaçınılmaz biçimde yan yana geliyor; tıpkı bir otobüste hiç tanımadığınız insanlarla bir arada bulunmak gibi. Bu da çokluktan doğan, ancak ortak bir bilinç taşımayan bir birliktelik görüntüsü yaratıyor.

OMM’un Ferahfeza sergisinde yer alan Yemekhane çalışmanız, gözetleme ve ehlileştirme mekanizmalarını ortak bir kamusal alan üzerinden ele alıyor. Okul yemekhanesi gibi gündelik bir mekânı bu anlatının merkezine almanızın özel bir nedeni var mı?

Bir sene önce Öktem&Aykut galeride “Çift Başlı” adlı kişisel bir sergim olmuştu. Bu sergide, farklı konuları ve düşünceleri sentezleyerek ürettiğim işlerde, sonunda insanın mülkiyetle kurduğu bağa odaklandım. “Patinaj” adlı video çalışmam ve isimsiz arazi işlerim de bu mülkiyet ilişkisi üzerine kurduğum üretimlerdi. Sergi tamamlandığında zihinsel olarak mülkiyet fikrinde kalmıştım. O işlerde daha çok toprak ve çamurla ilişki kuruyordum.

Arazinin kendisini tek başına düşünmeye başladığımda, onun nasıl ve nerede değer kazandığı üzerine yoğunlaştım. Bir mekâna dönüşmesi, tarım yapılması, madenle ilişkisi ya da kamusal bir alana evrilmesi gibi farklı ihtimaller vardı. Ancak bunlar, resmi bir imgeye dönüştürmek açısından bir noktada kısıtlayıcı hale geliyordu.

Bu nedenle, bu meselelerin gündelik hayattaki karşılıklarını düşünmeye yöneldim. Örneğin kamusal alan doğrudan iktidarla ilişkili; hapishane, hastane, okul gibi yapılar bunun somut örnekleri. Tarım ise doğrudan sofrayla, yani beslenmeyle bağlantılı. Bir araziyi yalnızca “ev” olarak düşündüğümüzde daha masum bir alan gibi görünebilir; ancak o alanın oluşum süreci siteleşme ya da belirli bir sistem içine dahil edilme üzerinden ilerlediğinde, bu durum iktidarın bir aracına dönüşür.

Dolayısıyla, başlangıçta daha saf ve nötr görünen “arazi” fikrinin, iktidar mekanizmalarıyla temas ettiğinde nasıl dönüştüğünü fark ettim. Okul yemekhanesi de tam bu noktada benim için anlamlı bir kesişim sundu: Hem kamusal bir yapı olarak okulun, hem de tarım ve beslenmeyle ilişkili olan sofranın aynı zeminde buluştuğu bir alan. Bu nedenle yemekhaneyi bu anlatının merkezine yerleştirdim. Okulun temelinin atıldığı yerde domatesin, patatesin de yetişmesi ilginç bir mesele.

Bu eserde yalnızca erkek öğrencilerden oluşan bir topluluk görüyoruz. Cinsiyet, disiplin ve kamusal alan arasındaki ilişki, sizin için bu sahnede nasıl bir gerilim alanı yaratıyor?

Öncelikle erk ve iktidar meselesinin büyük ölçüde erkeklik üzerinden kurulduğunu düşünüyorum. Erkek, çoğu zaman aile içinde söz sahibi kişi olarak konumlandırılıyor. Bu durumun, sistem tarafından bilinçli bir şekilde kurgulandığını düşünüyorum. Bir erkeği kontrol altına aldığınızda, dolaylı olarak o evdeki diğer bireyleri de kontrol edebilirsiniz; başka bir deyişle, bu durum kadının da denetim altına alınması anlamına gelir.

Bu nedenle resimlerimde erkek figürler üzerinde yoğunlaşmayı tercih ediyorum. İktidarın kurucu ve taşıyıcı öznesinin çoğunlukla erkekler olması, benim yaklaşımımla da paralel bir süreç oluşturuyor. Olaylara iktidarın perspektifinden bakmak, bu ilişkileri daha görünür ve analiz edilebilir kılıyor.

Öte yandan, erkek olmam ve erkeklik deneyimini doğrudan biliyor olmam da bu tercihte etkili bir unsur. Bu, ele aldığım duyguyu ve yapıyı içeriden kavramamı sağlayan bir imkân sunuyor.

Yemekhane, sofrayı bir araya gelme alanı olmanın ötesinde kontrol ve düzenleme mekanizması olarak da düşündürüyor. Sizin pratiğinizde “sofra” neyin metaforu?

Sofrayı işlerimde yalnızca yemek yenen bir alan olarak ele almıyorum; onu daha çok mülkiyetle kurulan ilişkinin bir temsili olarak düşünüyorum. Resimde sofra, sahip olunan ve paylaşıma açılan her şeyin bir sembolü hâline geliyor. Bu anlamda yalnızca beslenmeyi değil, aynı zamanda tüketime dair tüm süreçleri kapsayan bir metafor.

Sofranın etrafında toplanmak, ilk bakışta bir araya gelme ve paylaşma fikrini çağrıştırsa da, benim için asıl mesele bu paylaşımın nasıl organize edildiği. Kimin neye, ne kadar erişebildiği; neyin kime ait olduğu; bu dağılımın neye göre belirlendiği gibi sorular devreye giriyor. Bu noktada sofra, görünürde eşitleyici bir alan gibi dursa da, aslında sistemin belirlediği kurallar çerçevesinde işleyen bir düzeni temsil ediyor.

Dolayısıyla sofra, pratiğimde hem bir aradalığın hem de kontrolün kesiştiği bir alan. Mülkiyet, tüketim ve dağıtım ilişkilerinin görünür hâle geldiği, aynı zamanda bu ilişkilerin ne kadar “adil” olduğunun sorgulanabildiği bir zemin olarak işlev görüyor.

İşlerinizdeki sahneler çoğu zaman tanıdık ama huzursuz edici bir atmosfer taşır. İzleyicinin bu dünyaya girerken hangi duyguyla yüzleşmesini istersiniz?

Aslında duygu, işlerimde bir amaçtan ziyade bir araç. Bir duygu oluştuğunda, sahneye dair bir merak da ortaya çıkar ve izleyici bu sayede resme yönelir. İlk hedeflerimden biri, estetik bir çağrışım yaratarak izleyicinin işi fark etmesini sağlamak. Ardından, resmin konusu ile ilişkili bir duygu oluşur.

Ancak bu duygu, izleyiciyi resmin başında tutmaya tek başına yeterli değildir; etkisi kısa sürelidir. Bu noktada, izleyiciye o duygunun etkisiyle çözümleme yapabileceği unsurlar sunmak gerekir. İzleyici, kendi bilgi ve deneyimiyle resim üzerine düşünmeye ve analiz etmeye başlar. Bence en kritik nokta burası.

Eğer resimde çözümlenebilecek katmanlar yoksa, izleyici kısa süreli bir duygu yoğunluğu yaşar ve ardından işten uzaklaşır. Bu yüzden, izleyicinin yalnızca hissetmesini değil, aynı zamanda düşünmesini ve resimle bir ilişki kurmasını önemsiyorum.

Diyarbakır’da doğmuş, Balıkesir ve İstanbul arasında yaşayan ve üreten bir sanatçı olarak, bu iki farklı coğrafyanın üretim dilinize ve seçtiğiniz temalara nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?

Yaşadığım ve gezdiğim her yer bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. Diyarbakır, Balıkesir ve İstanbul hem coğrafi, hem politik hem de etnik açıdan birbirinden oldukça farklı şehirler. Bu farklılıklar, doğal olarak insanların dünya görüşlerine ve yaşam biçimlerine de yansıyor. Bu şehirlerdeki farklı insan hâllerini gözlemlemek, benim için önemli bir deneyim alanı oluşturdu. Özellikle her şehrin insanının kendini merkezde konumlandırıp diğer yerler hakkında fikir üretmesi dikkatimi çekiyor. Bu durum, yalnızca bu üç şehir için değil, bulunduğum pek çok yer için geçerli. Tüm bu deneyimler, insanın nasıl düşündüğünü ve kendini nasıl konumlandırdığını anlamamı sağladı. Öte yandan, tüm bu farklılıkların altında aslında benzerlikler de olduğunu fark ediyorum.

Çocukken Diyarbakır’dayken batıya bakışım oldukça farklıydı, çünkü orayı hiç görmemiştim. Batıyı daha çok “gelişmişlik” kavramıyla ilişkilendiriyordum. Benim için o dönem Haymana bile “batı”ydı. Orayı ilk gördüğümde ise bu bakış açım ciddi şekilde değişti. Şehirlerin insana kazandırdığı en önemli şeylerden biri de bu: Ön kabulleri dönüştürmek ve yeni bir perspektif geliştirmek.

Atölyeniz sizin için nasıl bir alan? Burası daha çok düşünmenin, gözlemlemenin mi yoksa sahnelerin kurulduğu bir anlatı mekânı mı?

Atölye dışarıdan taşıdıklarınızı istiflediğiniz yer gibi geliyor bana. Çünkü günün sonunda karşılaştığınız her şey üzerine burada düşünüyor, burada bir şeyler yapmaya karar veriyorsunuz.

Bir işe başlarken atölyede ilk hareketiniz genellikle ne olur? Eskiz, metin, video çekimi ya da sahne kurgusu üretimin yönünü nasıl belirler?

İlk hareketim çoğu zaman küçük bir görsel ya da düşünsel not almak olur. Bu bazen bir eskiz, bazen bir sahne taslağı, bazen de zihinde beliren bir görüntüyü hızlıca kayda geçirmek şeklinde ilerler. Bazen de bir fotoğraf. Bu ilk işaret, üretimin geri kalan yönünü zamanla belirleyen bir çekirdek gibi çalışır.

Daha fazla

Söyleşi: Pınar Akkurt cover image

Söyleşi: Pınar Akkurt

“Her şey başka bir şeye dönüştürülebilir; mesele o ihtimali fark edebilmek.”

Söyleşi: Mustafa Boğa cover image

Söyleşi: Mustafa Boğa

“Sofra burada sadece yemek yenen bir yer değil; ilişkilerin kurulduğu, tekrarlandığı ve hatırlandığı bir alan hâline geliyor.”

Söyleşi: Merve Şendil cover image

Söyleşi: Merve Şendil

“İşlerimde görünen “an”, aslında uzun bir bekleyişin ve tekrarın sonucu.”

İnternet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Çerezlerle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

OMM - Odunpazarı Modern Müze’nin ziyarete açık olduğu gün ve saatleri buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz.